Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda savaşa çıkın!" denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır. (Tevbe/38)

Anasayfa

ALLAH ERLERİ

İlah

İLAH

(İlah) kelimesi :Lugat kitaplarında yer alan bu kelimeyle ilgili açıklamalar Tefsir-u İbni Kesir , 1. 19-20;Taberi Tefsiri haşiyesinde ki Nisaburi Tefsiri 1. 65-66 sayfaların da geçmektedir.

a) ”Filana ısındım alıştım”

b) Korktuğu bir iş başına geldi”  ”Başkası onu korudu , kurtardı.”

c) ”Adam adama aşırı sevgisinden dolayı yöneldi.”

d) ”Deve yavrusu anasına düşkün oldu”

e) ”Kulluk etti”

f) ”kelimesi hicaplandı,örtündü gizlendi manasına ’den türemiştir de denilmiştir. kökünden alınarak yukarı da gösterilen manalardan açıkça anlaşılıyor ki ibadet,kulluk ve mabud tanrı manası kullanılır.

1.İnsanın zihninde ibâdete ve ilâh edinmeye iten etkenin asıl kaynağı, kişinin muhtaç ve güçsüz oluşudur.

İnsan, kendisinin ihtiyaçlarını gidermeye gücü yeten, sıkıntılara karşı ona yardım eden, gerektiği an onu koruyan, ızdırap ve korkusu halinde korkusundan onu emniyete çıkaran bir varlıktan başkasına ibâdet etmeyi aklına ve hayaline bile getirmez.

2.Yine kişinin inancına göre ihtiyaçları gideren,dualara icabet eden, isteklere cevap veren bir varlığın,mevki bakımından yüceliğini itiraf etmekle kalmaz,kuvvet ve kudretteki üstünlüğünü de itiraf eder.

3.Şu dünya hayatında kişinin ihtiyaçlarının, çoğunlukla sebep ve sonuç kanunlarına göre olması ve ihtiyaçlarını gidermek için yaptıklarının çoğunun,duygusu,görgüsü altında ve bilgisi çerçevesinden çıkmayacak bir durumda gerçekleşmesi nefsinde o varlığa kulluk etme arzusunu meydana getirmez.

Buna bir örnek verelim: Bir şahıs bazı ihtiyaçlarına sarf etmek için bir mala muhtaçtır. Bunun için başka bir şahsa gider ve ondan bir iş veya vazife ister. O da bunun isteğini kabul ederek bir iş verir. Sonra işine göre ücretini öder. Bu işçi, inanmak şöyle dursun işverene ibâdet etmeyi aklına bile getirmez. Çünkü O, kendisine emek harcatan, yorulmasına yol açan işi ve iş düzenini bütün yönleriyle bilmekte, gözleriyle müşahede etmekte, işverenin kendisi için belirlediği çalışma yöntemi hakkında bilgi sahibi olmaktadır. Çünkü kendisine tapınılan "mabud" un kişiliği, zatı ve gücü gayb perdesi arkasında olmadıkça ve bütün ihtiyaçları gideren gücü gizli kalmadıkça, insanın ona ibâdet etmesi mümkün değildir.

İşte bu fikirden hareketle, mabut için isim olarak öyle bir kelime seçilmiştir ki, bu kelime, görünmezlik ve derin şaşkınlık anlamı ile birlikte yücelik üstünlük ve şereflilik mânâlarını da ihtiva eder.

 4.Nihayet kaçınılması imkânsız tabii hallerden biri de,insanın aşkla ve şevkle yöneleceği şahsın,ihtiyacı anında ihtiyacını gidermeye, sıkıntıya düştüğü zaman sıkıntısından kurtarmaya, ızdıraplı anlarında acılarım dindirmeye gücü yetsin.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, "İlâh" kelimesinin mâbûd hakkında kullanılmasına sebep olan faktörler şunlardır: İhtiyaçları gidermesi, amelin karşılığım vermesi, sükûnet bahşetmesi, yüceliği ve hükmü altına alıp koruması. Bu kuvvetli varlığın hakimiyeti mabudun ihtiyaçlarını karşılar, musibet anında onu korur. Aynı zamanda gözlerden o derce gizli olmalı ki insanların idrak edemediği sırlardan daha da esrarlı olsun ve insan ondan korktuğu kadar iştiyak ve sevgi de duysun.

CAHİLİYE DEVRİ İNSANLARIN İLAH DÜŞÜNCESİ

 

Lügatla ilgili bu açıklamadan sonra, Kur'an'ın yok etmek için geldiği, Araplar ve diğer eski milletlerdeki ilâh düşüncesine kısaca göz atmamız yerinde olur.Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

1-"Onlar kendileri için bir izzet ve kuvvet kaynağı olsunlar diye Allah'tan başa düzme ilâhlar edindiler."(Meryem, 81)

"Onlar Allah'ı bırakıp, güya kendileri yardım(a mazhar) edilecekler ümidi ile ilâhlar edindiler" (Yasin, 74)

Bu iki Ayet-i Kerimeden anlaşıldığına göre câhile-yet devri insanları kendileri için ilâh olduğuna kanaat getirdikleri varlıkların, şiddet ve sıkıntı anlarında koruyucuları olduklarım,onların himayelerine sığındıklarında da ahdi bozmaktan meydana gelecek sorumluluklardan ve çeşitli korkulardan kendilerini emin kılacaklarını zannediyorlardı.

2-"Binaenaleyh Allah'ı bırakıp taptıkları yalancı ilâhlar, Rabb'inin azap emri geldiği zaman, onlara hiç bir fayda vermedi. Ziyanlarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı." (Hûd,101)

"Halbuki Allah'ı bırakıp da çağırdıkları, hiç bir şey yaratamazlar. Onların kendileri yaratılıp duruyorlar. Onlar diriler değil ölülerdir. Ne zaman dirileceklerine şuurları da yoktur. Sizin ilâhınız bir tek Hâk'tır." (Nahl, 20-22)

"Allah ile birlikte başka bir ilâh daha edinip tapma. Ondan başka hiç bir ilâh yok."(Burada düşünülmesi gereken şudur: İlâh kelimesinin Kur'an-ı Kerim'de kullanılışı iki mânâdadır. Birincisi: Mabut, hak olsun bâtıl olsun ayrım yapmaksızın, insanların pratikte kendisine taptığı şeydir. İkincisi: Hakikaten ibadete lâyık olan mabûd. Bu âyette ilâh kelimesi iki ayrı mânâsında da kullanılmıştır.)(Kasas,88)

"Allah'tan başkasına tapanlar dahi hakikatte Allah'a eş tuttukları ortaklara tabi olmuyorlar. Onlar kuru zandan başkasına uymuyorlar; onlar ancak yalandan başkasını söylemiyorlar."(Yunus.66)

Bu ayetlerden anlaşılan bir kaç husus:

a)Cahiliyet devri insanları, ilâh edindiklerini sıkıntılı anlarında dua edip, yardıma çağırıyorlardı.

b) İlâhları sadece cinler, melekler ve putlardan ibaret değildi. Daha önce ölen şahıslar da tapılanlar zümresine giriyordu.Nitekim "onlar diriler değil,ölülerdir.Ne zaman dirileceklerinin şuuruna varamazlar."ayet-i kerimesi buna açıkça delalet etmektedir.

c)Zanlarınca ilâhları dualarını işiten ve kendilerine yardım etmeye güçleri yeten varlıklardı.

Burada okuyucuya, duanın ve insanın ilâhtan beklediği yardımın ne olduğunun hatırlatılması gereklidir. Bir şahıs mesela susamış olsa, hizmetçisini çağırır ve kendisine su getirmesini emreder. Bir hastalığa yakalansa tedavi için doktor çağırır. Şahsın hizmetçisinden veya doktordan bir şey istemesine dua diyemeyiz. Adamın hizmetçiyi veya doktoru ilâh olarak kabul ettiğini de söyleyemeyiz. Bu, insanın yaptığı sebep ve netice kanununa göre cereyan eden bir olay olduğu için, bu kanunun hükmü dairesinden de çıkmaz. Lakin aynı şahıs, susuzluk veya hastalıktan iyice bunaldığı anda, hizmetçisini veya doktoru çağıracak yerde bir başka veli veya puttan yardım dilese, şüphesiz ki ona bir sıkıntının giderilmesi için dua etmiş ve onu ilâh edinmiş olur. Çünkü bu kimse kilometrelerce uzakta, mezarda yatan bir veliye dua etmektedir. Bana öyle geliyor ki söz konusu şahıs, onu her şeyi işiten, gören, sebepler alemi üzerinde bir çeşit egemenliği bulunan kudret ve hüküm sahibi olarak algılıyor, dolaysıyla onun hakkında suyu ulaştırabilir ya da şifa verebilir inancına sahip bulunuyor. Aynı şeklide sıkıntılı bir durumda su ve şifa umarak bir puta dua etse, bunu da putun hastalık, sıhhat ve suya hükmünü geçirdiğine, tabiat kanunları dışındaki bir manevi güçle gidermek için gereken sebepler üzerine hükmünü geçirme kudretine sahip olduğuna inanarak yapsa, o şahsı veya putu ilâh edinmiş olur.
Özetle, insanın ilâh edindiği şeye dua etmesine, ondan yardım dilemesine sebep olan düşünce, şüphesiz ki onun tabiat kanunları üzerinde hükmünü geçirmeye ve tabiat kanunlarının nüfuzu haricinde bir kuvvete malik olduğunu kabul etmeye götüren düşüncedir.

3-"And olsun ki biz kendi çevrenizde bulunan memleketleri helak ettik. Ayetleri, belki onlar küfürden imana dönerler diye tekrar tekrar açıkladık. O vakit Allah'ı bırakıp da güya O'na yakınlığa vesile edindikleri düzme ilâhlar onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme ilâhlar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu onların yalanlarıdır; uydurmakta oldukları şeydir." (Ahkâf, 27,28).

"Ben, beni yaratana neden kulluk etmeyecek misim? Siz hepiniz O'na döndürüleceksiniz. Ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer o çok esirgeyici Allah bana zarar vermek isterse (iddia ettiğiniz) o şeylerin şefaati bana hiç bir fayda vermez. Onlar beni asla kurtaramazlar" (Yasin, 22, 23)

"Onu bırakıp ta kendilerine bir takım dostlar edinenler derler ki:" Biz bunlara ancak bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz. Şüphe yok ki Allah, onlarla müminler arasında ihtilaf ede geldikleri şeyler hakkında hükmünü verecektir." (Zümer, 3)

"Onlar Allah'ı bırakıp, kendilerine ne bir zarar ne bir fayda veremeyecek şeylere toparlar. Bir de; 'Bu putlar, Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir' derler" (Yunus, 18)

Bu ayetlerden anlaşılabilecekler şunlardır:

Cahiliyet devri insanları, ulûhiyetin, ilâh olduklarına inandıkları kimseler arasında paylaşılmadığı ve hepsinden üstün bir ilâh olmadığı inancında değillerdi. Lügatlarında, Allah kelimesi ile isimlendirdikleri her şeyden üstün bir ilâhın ilâhlığında, onların da biraz nüfuz ve dahli bulunduğunu, isteklerinin bu yüce ilâh huzurunda makbul olduğu, istek ve arzuların, onların şefaatleri sayesinde mümkün olduğu noktasında toplanır. Bu gibi zanları sebebi ile, onları Allah ile birlikte ilâh edinmişlerdir. Bunlardan da anlaşılıyor ki, bir insan birisini Allah katında kendisi için şefaatçi edinir, sonra da ona dua eder, ondan yardım isteyerek tazim ve hürmet gösterir, adaklar kurbanlar sunarsa, bütün bunlar cahiliyyet devri insanının dilinde onu ilâh edinme, ilâh seçme adını alır(Burada okuyucunun şunu bilmesi gerekir. Şefaat iki kısımdır: a) Gerisinde bir tür kuvvet ve nüfuz bulunan şefaat. Bu tür şefaatte, şefaat edenin kabul edilmesi zorunludur, b) İsteklerin içtenlikle ve alçak gönüllülükle arz olunduğu, ancak şefaatin kabulünü zorunlu kılan bir güç ve kuvvetin olmadığı şefaat. Birinci anlamda bir kimseyi Allah katında şefaatçi kabul eden kişi, hiç şüphesiz onu ilâh edinmiş ve şefaatçiyi Allah'a ortak koşmuş olur. İşte böyle bir şefaati Kur'an-ı Kerim kesin olarak reddeder İkinci anlamdaki şefaate gelince, başkaları için peygamberlerin, meleklerin ve salih insanların Allah katında bulundukları şefaat çeşididir. Allah böyle bir şefaat talebini dilerse kabul eder, dilemezse kabul etmez.)

4)"Allah, "iki ilâh edinmeyin. O, ancak bir ilahtır. Onun için benden, yalnız benden korkun buyurdu" (Nahl,51)

"Ben O'na eş tanıdığınız şeylerden hiç bir zaman korkmam. Meğer ki Rabbim, hakkında bir şey dilemiş olsun" (Enam,80)

"Biz ilâhlarımızdan kimisi seni fena çarpmış demekten başka bir şey söyleyemeyiz." (Hud,54)

Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, cahiliye devri insanları şu yönlerden ilâhlarından korkuyorlardı: Şayet her hangi bir sebeple ilâhların öfkesini çekerler veya kendilerine olan iyiliğini ve merhametini kaybederlerse, hastalık, kıtlık, mal ve can noksanlığı gibi musibetlere uğrar ve çeşitli belâlarla karşılaşırlar.

5-"Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini, Meryem'in oğlu Mesih'i ilâh edindiler. Halbuki bunlar da bir olan Allah'a ibâdetten başkası ile emr olunmamışlardır. Ondan başka hiç bir ilâh yok." (Tevbe,31)

"Heva ve hevesini ilâhı edinen kimseyi gördün mü? Şimdi onun üzerine sen mi bir bekçi olacaksın?" (Furkan,43)

"Bunun gibi onların ortakları (olan o putların hizmetçileri) müşriklerden bir çoğuna öz evlatlarını kendi elleri ile öldürmelerini hoş göstermişlerdir" (En'âm,137)

"Yoksa onların Allah'ın izin vermediği şeyleri o fasit dinlerinden kendilerine şeriat çıkarıp yapan ortaklar mı var?" (Şura,21)

Bu ayet-i kerimeleri düşünen kimse, ilâh kelimesinin, daha önce geçen mânâya geldiğini görecektir. Burada tabiat kanunları üzerine hükmünü geçiren bir otorite tasavvurundan eser yoktur. İlâh edinilen, ya insanlardan birisi veya bizzat insanın kendi nefsidir. Bunu ilâh edinmeleri, insanların ona dua etmelerinden veya kendilerine zarar ve fayda vereceğine inanmalarından yahut kendisinden mükâfat beklenen birisi olmasından ileri gelmez. Onu ilâh seçmeleri, emirlerini bir hukuk düzeni kabul etmeleri, emrettiğini yapıp yasaklarından sakınmaları, helal ve haram kıldığı şeylerde O'na uyarak, emirlerini kendilerine kanun telakki etmelerinden, bizzat emretme ve yasaklama yetkisine sahip olup, ondan üstün bir otoritenin olmadığı inancına saplanıp kalmalarından doğar.

Birinci ayetten, Yahudi ve Hristiyanların alimlerini ve din adamlarını nasıl Allah'tan başka ilâh edindiklerini açıkça anlıyoruz. Nitekim aynı husus, İmam Tirmizi ve İbn-u Cerir'in, Adiyy b. Hatem (r.a.) den rivayet ettikleri hadis de şöyle açıklanıyor: "Adiyy b. Hatem boynunda altın bir haç olduğu halde Resulullah'ın yanına girdi. Resulullah, yukarıda bahsi geçen ayeti okuyordu. Adiyy diyor ki "Onlar (hıristiyanlar) din adamlarına tapmazlar" dedim. Resulullah: "Hayır taparlar: Din adamları, halka helâli haram, haramı helâl kılar; halk da onlara uyar. İşte Hıristiyanların din adamlarına ibâdeti budur."

İkinci ayetin mânâsı gayet açıktır. Şöyle ki: Nefsinin arzularına uyan ve nefsinin isteklerini her şeyin üstünde gören kimse, nefsini kendisi için ilâh edinmiş olur.

Son iki ayette ise "ilâh" kelimesi yerine "(şürekâ) ortaklar" kelimesi kullanılmıştır. Burada şirkten maksat, uluhiyette Allah'a ortak tutmaktır. Yine bu iki ayete göre, herhangi bir şahsın veya topluluğun Allah'ın emrine dayanmayan bir kanun, bir şeriat, bir belge meydana getirmeleri halinde, bu kanun koyucusu ile Allahu Teala'ya şirk koşmuş oluyorlar.

ULUHİYET KONUSUNDA MESELENİN ASLI

 

İlâh kelimesinin yukarıda geçen çeşitli mânâları arasında kesin görüşe sahip bir kimsenin rahatlıkla anlayabileceği mantıkî bir bağ vardır. Ne olursa olsun herhangi bir şeyi kendisi için veli, yardımcı, kötülükleri uzaklaştıran ihtiyaçlarını gideren, duasını kabul e-den, zarar ve fayda vermeye gücü yeten bir varlık olarak görürse ve bütün bunları tabiat kanunları çerçevesi dışında mânâlarla anlayıp onlar hakkında kabul ederse, bu inandığı şeyin bu âlemin nizamı üstünde,bir otoriteye sahip olduğunu kabul etmesinden ileri gelmektedir. Yine bir kimse birinden korkar, ondan sakınır, gazabının kendisine zarar vereceğine, hoşnutluğunun fayda sağlayacağına inanırsa, onun bu inancının ve hareketinin kaynağı, bu kişinin yaşadığı çevre üzerinde bir otoriteye sahip olduğu düşüncesinin zihninde yer etmesinden doğmaktadır. Neticede itibari ile yüce Allah'a inandıktan sonra, Allah'tan başkasına dua eden ve ihtiyaçlarını O'ndan başkasına arz eden kimsenin bu yanlış inancı, uluhiyyet otoritesinin her hangi bir kısmında onun, Allah'a ortak olduğuna inanmanın dışında başka bir sebepten kaynaklanmaz. Aynı şeklide kim Allah'tan başkasının hükmünü kanun sayar, emir ve yasaklarını uyulması gereken bir şeriat telakki ederse, onun otoritesini üstün kabul etmiş demektir.

Sözün özü şudur: Ulûhiyetin aslı bir otoritedir. İster insanlar onun hükmünün bu âlemde tabiat kanunlarına hakim olduğuna inansın, isterse insanın dünya hayatında onun emrinin de itaati ve boyun eğmeyi gerektirdiğini kabul etsin veya etmesin netice aynıdır.

KURAN'IN GETİRDİĞİ DELİLLER

 

İşte Kuran'ı Kerim'in Allah'tan başkasının ilâhlığını red ve tek olan Allah'ın uluhiyetini ispat konusunda getirdiği hüccet ve delillerin esası kabul ettiği otorite düşüncesi budur.

Kur'an'ın bu hususta belirttiği gerçek şudur: Göklerde ve yerde bütün egemenlik, otorite ve yetkilere mâlik olan ancak Allah'tır. Yakarma O'na mahsustur. Bütün nimetler O'nun kudret elindedir. Emretmek sadece O'na aittir. Kuvvet, ister istemez O'na itaat etmeye, emrine boyun eğmeye mecburdur. O'ndan başka otorite yoktur. Göklerde ve yerde O'ndan başkasının hükmü geçmez. Yaratılışın sırlarını, nizamını, idaresini O'ndan başkası bilemez.

Hükmünün selahiyetleri hususunda kimse O'na ortak olamaz. İşte bunun için gerçekte O'ndan başka ilâh yoktur.

Gerçekte Allah'tan başka ilâh olmadığına göre, başkasını ilâh kabul ederek yapılan her iş temelden geçersizdir. İster ona yapılan dua ve işlerini ısmarlama olsun; ister ondan korkmak ve ona ümit bağlamak olsun; isterse onu Allah huzurunda bir şefaatçi kabul etmek veya ona mutlak itaat ve emrine düşüncesizce uymak şeklinde olsun; Allah'tan başkasına bağlanan bu maddi ve manevi bağların Allah-u Teala'ya tahsis edilmesi gerekir. Zira O, yalnız başına bütün otoriteye mâliktir.

Kur'an-ı Kerim'in konuya ilişkin delil gösterme üslûbuna gelince: Bunun için Kur'an'ın şu çarpıcı ve mucizevi ifadesine bakalım:

"O, gökte de ilâh, yerde de ilâh olan bir Allah'tır. O yegâne hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi hakkıyla bilendir." ( Zuhruf, 84).

"Yaratan Allah, yaratmayan gibi midir? Artık iyice düşünmeyecek misiniz?" (Nahl, 17).

"Halbuki Allah'ı bırakıp da çağırdıkları nesneler, hiç bir şey yaratamazlar. Onların kendileri, yaratılıp duruyorlar. Sizin ilâhlarınız bir tek ilâhtır. (Nahl, 20-22).

"Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki bunca nimetini kalbinizle hatırlayın; dilinizle anın. Sizi gökten ve yerden rızıklandıracak,Allah tan gayri bir yaratan var mı?O’ndan başka hiçbir ilah yoktur.O halde nasıl tevhidden küfre çevriliyorsunuz?(Fatır,3)

“Mekkelilere de ki:Bana haber verin! Eğer Allah kulağınızı, gözlerinizi alıp sizi sağır ve kör bırakırsa,kalplerinizin üstüne bir de mühür vurursa,Allah’tan başka onları size getirtecek ilah kimdir?(En’am,46)

“O öyle Allah’tır ki,kendinden başka hiç bir ilah yoktur.Önünde de sonunda hamd O’nundur. Hüküm de O’nundur.Siz ancak O’na döndürülüp götürüleceksiniz.De ki:Eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamete kadar fasılasız devam ettirse , Allah’tan başka size bir ışık getirecek ilah kimdir?Bana haber verin. Hala dinlemeyecek misiniz? De ki:Eğer Allah gündüzü kıyamete kadar aralıksız devam ettirse, size içinde dinleneceğiniz bir geceyi, Allah’tan başka getirecek ilah kimdir? Bana haber verin.Hala görmeyecek misiniz? (Kasas 70-72)

“Habibim onlara de ki:Allah’ı bırakıp ta O’nun ortağı olduklarını kupkuru iddia ettiklerinize istediğiniz kadar yalvarın.Onların ne göklerde ne yerde bir zerre miktarına bile güçleri yetmez.Onların buralarda hiçbir ortaklığı olmadığı gibi O’nunda bunlardan bir yardımcısı yoktur.O’nun nezdinde ,kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.(Sebe22-23)

“Gökleri ve yeri Hakkın ikamesini sebep olarak O yarattı.Geceyi gündüzün üzerine bürüyüp örtüyor.Gündüzü de gecenin üstüne sarıyor.Güneşe ,Ay’a boyun eğdirdi.Her biri bir vakit için cereyan etmektedir.(Zümer 5)

"O Sizi bir kişiden yarattı. Sonra ondan da eşini meydana getirdi.Sizin için davarlardan sekiz çift indirdi. Sizi analarınızın karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonrada öbür yaratılışlar kalb edip duruyor.İşte Rabbiniz olan Allah. Mülk O'nun. O'ndan başka hiç bir ilâh yok. Böyle iken siz nasıl olup da O'na ibâdetten döndürülüyorsunuz?" (Zümer 6).

"(O nesneler mi) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten sizin için bir su indiren mi? Öyle bir su ki, Biz onunla sizin bir ağacını bile yetiştiremeyeceğiniz nice güzel bahçelerin bitkilerini yeşertiyoruz. Allah ile beraber bir ilâh ha? Hayır. Onlar sapıklıkta devam eden bir topluluktur. O nesneler mi yoksa yeri karargâh yapan, aralarından ırmaklar akıtan, ona has ve sabit dağlar kuran, iki denizin arasına perde koyan, Allah ile beraber bir ilâh ha? Hayır. Onların çoğu (tevhidi) bilmiyorlar. Yoksa bunalmışa, kendisine dua ettiği zaman icabet eden, fenalığı gideren, sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber bir ilâh ha? Siz ne kıt düşünüyorsunuz? Yahut o kara ve denizlerin karanlıkları içinde sizin yolunuzu doğrultmakta, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci göndermekte olan mı? Allah ile beraber bir ilâh ha? Allah onların tuttukları ortaklardan çok yüce, çok münezzehtir. Yahut yaratmayı önce başlatan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden mıhlandıran mı? Allah ile beraber bir ilâh ha? De ki: "Eğer (şirk koşmanızın) doğruluğuna inanıyorsanız getirin delilinizi." (Nemi. 60-64)

"O (Allah) ki göklerin ve yerin mülkü O'nun-dur. Hiç bir evlat edinmemiştir O. Mülkünde O'nun bir ortağı da yoktur. O her şeyi yaratıp, bir düzen ve bir ölçü tayin etmiştir. Böyle iken kâfirler, O'nu bırakıp da birtakım ilâhlar edindiler ki, bunlar hiç bir şey yaratamazlar. Bilakis kendileri yaratılıp durmaktadır. Onların, nefisleri için ne bir zararı gidermeye, ne de bir fayda sağlamaya güçleri yetmez. Öldürmeye, diriltmeye, ölenleri yeniden diliriltip kabirden çıkarmaya ise, hiç güçleri yoktur" (Furkan, 2-3).

"O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. O'nun nasıl çocuğu olabilir? O'nun bir eşi de yoktur. Her şeyi O yaratmıştır. Ve O her şeyi hakkıyla bilendir. İşte Rabbiniz olan Allah! O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur. O, her şeyi yaratandır. O halde O'na kulluk edin. O, her şeyin üstünde kendisine güvenilip dayanılacak mutlak bir vekildir." (Enam, 101,102).

"İnsanlar içinde, Allah'tan gayrisini O'na denkler sayanlar da vardır ki, onlara Allah'a olan sevgi gibi muhabbet beslerler. İman edenlerin Allah'a sevgisi ise, her şeyden sağlamdır. Allah'a eş tutarak nefislerine zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvet ve kudretin hakikaten Allah'ın olduğunu (gözleri ile görür gibi) bilselerdi!" (Bakara, 165)

"De ki: Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarınızın ne olduğunu gördünüz mü? Onların yerden hangi şeyi yarattıklarını bana gösterin. "Allah'ı bırakıp da, kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek kişiye tapmakta olan kimseden daha sapık da kimdir? (Ahkâf,4-5)

"Eğer göklerde ve yerde, Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak ki harap olup gitmişti. (Demek ki) Arşın Rabbi olan Allah (onların vasıf edegeldikleri) her şeyden yücedir; münezzehtir. O, yapacağından mes'ul olmaz; fakat onlar sorumlu olurlar" (Enbiya, 22, 23)

"Allah hiç bir çocuk edinmemiştir. Onunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. Öyle olsaydı, elbette her bir ilâh kendi yarattığını sürükleyip götürür ve elbette kimi kimin üstüne galip gelip yükselirdi" (Müminûn, 91).

"De ki: Allah ile beraber, söyleye geldikleri gibi başka ilâhlar bulunsaydı, o takdirde onlar Arşın sahibine elbet bir yol ararlardı. O, bunların söylemekte oldukları şeylerden tamamıyla münezzehtir; yücedir; büyüktür." (İsra, 42, 43)

Bu âyetlerde baştan sona kadar, şu temel düşünceyi buluruz: ûlûhiyet ve otorite (mutlak egemenlik) birbirini gerektirilir; mânâ ve ruh bakımından farkları da yoktur. Otoritesi bulunmayanın ilâhlığı mümkün olmadığı gibi, ilâh kabul edilmesi de yakışık almaz. Mutlak otorite sahibinin ilâhlığından söz edilebileceği gibi, tek başına ilâh oluşunun da kabul edilmesi gerekir. Çünkü herhangi bir şahsın bir ilâhtan istediği, bütün ihtiyaçlarının yerine getirilmesi ise bunun otoritesiz (egemenlik) bir güç tarafından yapılması mümkün değildir. Kişilerin güçsüz bir varlığa yönelmesi ve ondan bir şeyler ümit etmesi, göle maya çalmak gibidir.

Kur’an-ı Kerim'in bu temel fikre dayanarak delil getirdiği ifâde tarzının başlangıç ve sonucunu, tam manâsıyla aşağıdaki şekilde anlamak mümkündür:

1.Muhakkak ki sizin önemsemeyip basit gördüğünüz ihtiyaçların giderilmesi, zararların defedilmesi,himaye etmek, muvaffakiyet vermek, yardım ihsan etmek, gözetmek, korumak, dualara icabet etmek gerçekte önemsiz ve sıradan işlerden değildir. Aksine bütün bunların, bu kâinattaki bütün yaratma, idare etme işlerini üstüne alan bir güç ve otorite ile sarsılmaz bir bağlantısı vardır. Eğer siz en önemsiz ihtiyaçlarınızın bile giderilmesi için gerekli nizamı düşünürseniz, gökte ve yerde sayısız faktörlerin varlığı olmadan onların giderilmesinin imkânsızlığım anlarsınız . Bunun için içtiğiniz bir bardak suyu veya yediğiniz bir buğday tanesini misal alınız; sizin için hazırlanıp elinize ulaşmadan önce güneş, toprak, rüzgar, deniz, vs. gibi nelerin onların hazırlanmasında rol oynadığını düşünebiliyor musunuz? Hakikaten duanıza icabet, ihtiyaçlarınızın giderilmesi ve bunlara bağlı işler basit bir otorite ile olacak işlerden değildir. Bu öyle bir otoriteyi gerektirir ki, göklerin ve yerin yaratılışını, gezegenlerin harekete geçirilişini, rüzgârın estirilişini, yağmurun yağdırılmasını,kısaca bütünü ile bu kâinatın nizamının idaresini elinde tutabilsin.

2.Bu egemenlik, parçalanma kabul etmez. Yaratma işinin bir güçte, rızık işinin diğer bir güçte olması imkânsızdır. Nitekim meydana getirmenin birinin, hastalık ve şifanın diğerinin, ölüm ve hayatın bir üçüncüsünün gücü dâhilinde olması da ayın şekilde imkânsızdır. Çünkü durum böyle olsaydı, bu, kâinat düzeninde hiç bir şeyin yerli yerinde durmasına imkân kalmazdı. O halde, bütün otorite ve selâhiyetlerin göklerde ve yerdeki her şeyin bir hakimin kudret elinde olması gerekir. Bu âlemin nizamı, işin böyle olmasını gerektirir; gerçek de böyledir.

3.Egemenlik, tek olan bir egemenin elinde olursa, ondan başkasında en ufak ve ehemmiyetsiz bir miktarı bile bulunmazsa, ilâhlık da şüphesiz O'na mahsustur; başkasının değil, sadece O'nundur. Bu hususta ortağı da yoktur. Ondan başka birinin sana yardım etmeye, duanı kabul etmeye, seni korumaya veya senin yardımcın, velin, vekilin olmaya, sana bir zarar veya fayda sağlamaya gücü yetmez. Şu halde bu kabilden hatıra gelebilecek bütün mânâlarda, (Ey insanlar!) sizin için Allah'tan başka, tek hâkim olan Allah'a yakınlığı dolayısıyla, O'nun huzurunda şefaati kabul edilen, sözü geçen bir ilâh olması da mümkün değildir. O'nun idaresine ait bir şeye karşı çıkmak kimsenin harcı olmadığı gibi, O'nun işlerinden her hangi birine müdahele etmeye de kimsenin gücü yetmez. Şefaati kabul veya red etmek sadece O'nun irâdesine bağlıdır. Şefaatini O'nun nezdinde kabul ettirecek güç ve kuvvete sahip bir kimsede yoktur.

4.Üstün otoritenin gereği,hüküm ve emrin,güçlü ve tek olana ait olması ve egemenliğinin basit bir parçasının dahi başkasına geçmemesi gerekir. Yaratmak O'na aittir. Bu hususta ortağı yoktur. İnsanları rızıklandıran O'dur.Başkasının bu işte bir katkısı yoktur.Bu kâinatın nizamını idare eden ve onun işlerini yürüten O'dur. Bütün bunlarda hiçbir ortağı yoktur.

Buna göre akıl, hüküm, emir ve kanun koymanın O'n-dan başkasının kudreti dahilinde olmadığını tasdike mecburdur. Bütün bunlardan her hangi birinin O'na ortak oluşunu açıklayabilecek hiçbir gerekçe bulunamaz. O'ndan başkasının, gökte ve yerdeki hükümranlığı altında, zor durumda bulunanı kurtardığını, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını giderdiğini, dua sahibinin duasına icabet ettiğini, sıkıntıda kalmışın sıkıntısını giderdiğini kabul etmek affedilmez hatadır. Yine şunların da, O'ndan başkasında bulunduğunu kabul etmek hatadır: Kendi kendine müstakil bir egemen, istediğini dilediği gibi yapabilen bir âmir, kanun koymada mutlak kudret sahibi bir kanun koyucu, yaratma, rızık verme, diriltme, öldürme, güneşi ve ayı emri altına alma, gece ve gündüzü birbiri arkasına getirme, kaza kader, hüküm, mülk, emir ve şeriat sahibi olma... Çünkü bütün bunlar tek otoritenin muhtelif yönleri ve tek hükümranlığın değişik görüntüleridir. Hükümranlık ve egemenlik, hiçbir şekilde parçalanma kabul etmez.

Allah tarafından gönderilmiş bir delil olmaksızın, O'ndan başkasına itaat eden ve ona itaatin gerekli olduğuna inanan, Allah'tan başkasına dua edip bir şey isteyen kimse gibi Allah'a şirk koşmuştur. Siyasal anlamıyla kendisini mülkün sahibi, üstün ve mutlak egemen olduğunun iddia edenin iddiası(Bu hususun etraflı açıklaması için bk. Ebu'l-Alâ Mevdûdî, İslâm'da Siyâset Nizâmı) ilâhlık iddiasında bulunarak insanlara: 'Ben sizin veliniz, kefiliniz, koruyucunuz ve yardımcınızım' deyip de, tabiat kanunları dışında kalan mânâlarıyla bunu söyleyen kimsenin iddiası gibidir.

Kur'an-ı Kerim'de yaratmada, eşyayı takdir ve tayinde, âlemin nizâmının idaresinde Allah'ın ortağının olmadığını bildirirken hemen onunla birlikte, egemenliğin ve mülkün de yalnız O'na ait olduğu vurgulanmıştır.

Bu da açıkça şunu göstermektedir: Ulûhiyyet aynı zamanda egemenlik ve mülk anlamlarını da kapsamaktadır. Bu anlamlarıyla da Allah'a her hangi bir şekilde ortak koşmamak, İlâh'ın birliğini kabulün gerekleri arasındadır.

Aşağıdaki ayetler, bu hususu yukarıda geçenlerden daha açık beyan etmektedir.

"De ki: Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü, kime dilersen ona verirsin; kime dilersen mülkü ondan çekip alırsın. Kimi dilersen o’nun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın" (Ali İmran, 26).

"De ki: Sığınırım insanların yegâne mâlikine, insanların mabuduna." (Nas,l,3)

Kur'an bunu Mü'min Sûresinde daha açık zikreder:

"O kavuşma günü onlar kabirlerinden fırlayıp çıkarlar. Onlardan sâdır olan hiç bir şey, Allah'a gizli kalmaz. Allah buyurur: Bugün mülk (mutlak egemenlik ve her şeye sahip olmak) kimindir? (Yine kendisi cevap verir:) Bir olan, her şeye hâkim ve kahhar olan Allah'ındır" (Mümin, 16)

Yâni insanların bu hakikatleri görmelerini engelleyen perdeler kalkıp, onların durumlarından hiç birinin Allah'a gizli olmadığının anlaşıldığı gün, bir çağrıcı "Bu gün mülk kimindir?" diye nida eder: Cevap: "Hükmü bütün halka üstün gelen Allah'a aittir." Bu âyeti, Ahmet b. Hanbel'in rivayet ettiği şu hadis ne güzel açıklıyor:

Abdullah b. Ömer'den: Resulullah (s.a.) bir gün minber üzerinde "Müşrikler, Allah'ı hak ve layık olduğu şekilde takdir etmediler. Halbuki kıyamet günü yer küresi, toptan ancak O'nun bir kabzasıdır. Gökler de O'nun sağ eli ile toplanıp durulmuştur. O, müşriklerin kendisine katmakta oldukları ortaklardan münezzehtir, çok yücedir" (Zümer, 67) âyetini okudu. Rasulullah (s.a) elini ileri geri sallayarak şöyle buyuruyordu: " Rabbim nefsini övdü de, Ben Cebbarım(Kırılanları onaran, eksiklikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptıran)Ben Mütekebbirim(Her yerde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren), Ben Azizim(Mağlup edilmesi mümkün olmayan galip), Ben kerimim(Sonsuz cömert, çok affeden) (diye buyurdu.) Bunun üzerine minber, Resulullah’ı öyle salladı ki "Onu düşürecek" zannettik. (Hadislerin kaynaklarına ve sıhhat durumlarına dâir teknik bilgiler, kitabın sonuna eklenmiştir. Hadislerin sonuna konan Roma rakamlarından bu bilgiler takip edilebilir)

Ebu'l A'la Mevdudi

Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol